Gecenin büsbütün örttüğü dağlar, tepelerin yamaçlarına kurulmuş köyler, taşlar ve ne kadar toprak varsa, üstüne düşen bu serin bulutsuz gecenin getirdiği sessizliğe sığınmış. Çorak deresi denilen topraktan sessiz bir gelin gibi toprak üstüne kendiliğinden çıkan doğal kaynak suyun, geçtiği her yeri beyaz bir örtüye beleyen sadece tuzlu su akan ve karşılıklı iki tepenin arasından kendine bir yol tutturmuş akıyordu. Çorak deresi bile gecenin sessizliğine inat usulca toprağı yalayarak bir şeylere inat akmaya devam ediyordu.

Gecenin sessizliğini bölen ara sıra esen yüksek tepelerin serinliğini taşıyan o rüzgâr önüne kattığı kurumuş bir iki ot parçasını bu dereye alıp tepeden aşağıya bırakıyor. Bir kuru çöpün bile sahibinin olduğu bu dünyada kendi halince yuvarlanan kurumuş yapraklar sanki o tuzlu suya gitmenin heyecanını taşırmış gibi, irili ufaklı taşlara çarparak uçuyorlardı.

Oysa çorak derenin ikiye böldüğü her iki tepenin yamacına kurulmuş iki köy, bir tarafına geçseniz karşı tepeye kurulmuş köye “karşı yamaç” derler. Öbür tarafa geçseniz diğer köye yine “karşı yamaç” diye söylenirdi. Aslında aynı havayı soluyan, aynı rüzgârı yüzlerinde hisseden, bir leyleğin bile yuvasında ki takırdama sesini işiten, bir nefes kadar birbirine yakın, aynı topraklar üstünde yaşayan bu insanlar. Bu iki köyü birbirinden ayıran çorak derenin solunda kalan köy Berdel, sağında kalan köye ise Hasırlı denir. Evet, bu iki köyü birbirinden ayıran sadece bu çorak dere olmayıp, örf, töre, yaşantı ve ezan sesiydi. Köylerine uzaklığı 20 kilometre olan ve şehir dedikleri Çankırı’nın Şabanözü ilçesi onları sadece devlet kaydı ile birbirlerine bağlıyordu.

Çok derin bir geçmişi olan bu iki köyün diğer bir farklılığı Berdel Köyünde Camii, Hasırlı köyünde yükselmeyen sadece bir minarenin olmaması,   Berdel’de okunan vakit ezanı karşı Hasırlı köyün yamaçlarına vurarak aks eder. İmam Selim’in o içten ve yanık sesi çorak dereden tüm yeşilliğe dağılır. Hasırlı köyünden duyulurken, köylü bu çağrıyı sessiz ve sakin bir şekilde dinler. Tarlada, bahçesinde çalışıyorsa, çalışmasını bırakır. Evinde oturduğu ahşap sedirde ayaklarını uzatmışsa kendisine çeki düzen verir. İmam Selim’in o yanık sesi ile kalplerine dolan Allah (c.c)’ın kelamına saygı gösterirlerdi.

Her iki tepenin yamaçlarına kurulmuş bu iki köyün evleri, çatıları, bahçeleri bile birbirine benzer. Duvarlarında beyaz kireç taşından yapılmış o beyazlık bile aynıdır. Kısa boylu, hafif göbekli, Kasketli, yelekli ve aynı tip elbiseleri giyinen, hayvancılık, tarım ile geçimlerini sağlayan bu köylüler. Topraktan duvarlarını ördükleri evlerinin altında besledikleri inek, koyun ahırları, her evin önünde yazın ekip kışa hazırlık yaptıkları bahçeleri bulunur.

Hele de bu iki köyün testi peyniri diye tabir ettikleri ve tadı ile tüm çevre köy, ilçe ve illerde bilinen o çok kıymetli, meşhur peynirleri dilden dile söylenir. Berdel’in köylüleri ile Hasırlı’nın köylüleri çorak deresinin tuzlu suyundan elde ettikleri tuz ile sütten peyniri mayalarken çorak deresinin suyundan kullanmaları bu köylülerin peynirinin tadını ve namını artırmaktaydı.

İlçede karşılaşsalar bile bu iki köyün sakinleri birbirleri ile konuşmazlar. Oysa yıllar öncesinden tanışıklıkları, birbirlerinin çocukluk hallerini bilen bu insanların arasında ki küskünlük, ne kan davası? Ne Dövüş? Ne tarla, ne de ekmek kavgasıydı. Bu küskünlük neydi? Neden bu iki karşılıklı köyün sakinleri birbirlerine küstü. İlçede bile aynı bakkaldan alış veriş yapmaz. Kesinlikle iki ayrı köyün insanı aynı arabaya bile binmezdi. Aslında Hasırlı çorak deresinin 2 Km. altından kötü bir köprüden geçip, bu köyün yolu Berdel köyünün 1 Km. ötesinde aynı yola bağlanır. İlçeye giden aynı yolu 18 Km. ortak köy yolu olarak kullanırlardı. Tek ortak yolları, Çorak derenin suyu ile yaptıkları Küpecik dedikleri toprak testilere yaptıkları köy peyniri ve bu yol. Bir de çok yıllar önce bundan 35 yıl önce iki gencin hikâyesi, aslında onlara göre unuttukları, Hasırlı’nın Alevi köyü oluşu, Berdel’in Sünni köyü oluşu gerçek sebep bu; ben söyleyelim.

Yolunuz Ankara’nın Çubuk ilçesine düşer ve oradan Çankırı’nın Şabanözü ilçesine giderseniz. Kıraç tepeleri aştığınızda önünüze geniş bir ova çıkar. Buralara hele de yazın yolunuz düşerse yol kenarında Elma, Armut, Ayva ve Böğürtlenler sizi karşılar. Yeşil dalların arasında yazın tüm meyveleri ile ihtişamını sergilediği bu ovanın o cazibesi sizi alıp, çok başka bir dünyaya götürür. Yaklaşık 15 km. sonra sağa topraklı bir yol döner. Bu topraklı yolun başında iki tane beyaz tabelaya kalın siyah yazılı köy ismini okursunuz. Hasırlı 14 Km. Berdel 12 Km. bu iki yön tabelası aslında geçmişin karanlık sayfalarına gömülü iki tane gerçek yaşamı size anlatmak için göz kırpar.

Nedense uzun zamandır, kaleme aldığım romanımın kahramanı Hristo Kızı adlı romanımda Hristo’nun oğlu Burak ile boğuşarak, onunla geceler boyu kavga eder eserin akışı ve gidişatı yönünde bu romanın hayali kahramanı ile sabahlardım. “Hristo’nun Kızı” romanımın yazması bitmiş, Çankırı’nın Eldivan ilçesinin o yeşilliği ve dağ esintisinde son okumamı yapacak, ertesi gün eserimi yayınlanması için yayınevine gönderecektim. Arabamın müziği ağır ritminde bir türkü çalar iken, yol kenarında, uzun kavaklar, meyve ağaçları ve sebze meyve satan derme çatma gölgeliklerde oturan insanları seyrediyor. Açık pencerelerden yüzüme çarpan rüzgâr ile içime düşen burukluk vardı. Yolun sağ tarafında kendi halinde akan çeşmenin kenarında durup, yanımda ki su şişeme buz gibi akan oluğunda biriken yosunlara ve o yosunlar arasından hafifçe iki gözünü ve ağzını çıkarmış. Kahverengi ve gri renginde bana bakan kurbağaya inat suyumu doldurdum.

Taştan örülmüş oluğun üstüne oturup o özgürce akan sesi ile huzur veren ucunda ki demir borunun paslı hali ile “Ben özgürce gece gündüz akıyorum” der gibi, o berrak rengine bakarak şişenin dışının soğuktan nemlenmiş hali ile şişeyi ağzıma götürüp kanarak su içmeye başladım. Olukta ki sevgili dostumun Vırak! Vırak! Sesi. Sudan ve yosunlardan aldığı cesareti ile bağırışı ile onunla göz göze gelmiştim. Kursağını şişirip, yarı suda ki bedeni ile sanki bana meydan okuyordu.

Onu rahatsız etmeden, tekrar arabama binip yola koyulmuş. Ve her şey aslında o çeşmeden arabamla bir süre gittikten sonra sağa dönen ve iki metal tabela altında ki büyük bir taşa oturmuş kasketi, üzerinde ki eskimiş ceketi,  yeleği ile uzun beyaz sakalı, yorgunluktan bitkin bir yaşlı amcayı görüp aracımı yanında durdurmam ile başlamıştı.

Üstünde “Hasırlı Köyü” ve “Berdel Köyü” yazılı iki tabela altında oturan bu yaşlı amcanın yanına arabamı park ettikten sonra yürüdüm. Ve yanına yaklaşınca;

-Selamünaleyküm Amca,

-Aliyküm Selam evlat.

-Hayırdır Amca yüzünden belli ki yorulmuşsun, ne beklersin?

-Köyün minibüsünü kaçırdım. Hasırlı köyüne gideceğim. Bir araba gelir diye beklerim.

O sırada yanımızdan geçen beyaz bir taksi hiç durmadan, hele de kornaya basmadan geçmişti. Arkasından işaret edip, bağırdım yine de durmamıştı.

-Boşuna seslenme evlat o beni almaz.

Şaşırmıştım.

-Neden amca senin köy bu tarafta değil mi?

O kadar yorgun bir hali vardı ki, elinde ki sopaya her iki eli ile tutunarak oturduğu yerde iki büklüm bir vaziyette sanki ona da tutunmasa düşecekti. Biz konuşurken bir araba daha geçmiş. O bile yüzümüze bakmamış, selam bile vermemişti. Ben iyice tuhaflaşmıştım. “Oysa doğa yemyeşil tüm bereketini sunarken, insanlık ölmüş buralarda” diye düşündüm. Amcanın dizlerinin dibine eğilerek;

-Amca senin köy neresiydi?

-Hasırlı köyündenim evlat.

-Amca gel bin arabaya seni köyüne bırakayım haydi?

-Evlat zahmet etme, gelir elbet bizim köylüden bir araba?

-Amca nasıl bir yoldur, nasıl bir köydür ki seni burada gören hiçbir araba durup Allah rızası için bile almıyor.

Yaşlı amcayı oturduğu yerden koluna girip kaldırdım. Arabanın ön tarafına bindirip elinde ki poşetini ayaklarının dibine koymuştum.

Arabayı çalıştırıp, aslında kafamı dinleyeceğim diye geldiğim buraların bana içimi burkacak bir yaşamı kaleme almam için vicdanıma dokunacağını bilemezdim.

Tozlu toprak yolun engebeli ve zamanla açılmış çukurlarına düşe kalka gidiyorduk. Amca öyle mutlu olmuştu ki, bazen beyaz sakalını eli ile sıvazlayıp, camdan bazen geçtiğimiz yolun kenarlarına pür dikkat bakıyor. Bazen yüzü buruşuyor. Bazen de o dökülerek seyrekleşmiş dişlerini göstererek tatlı bir ifade ile gülümsüyordu.

Ekinleri biçilmiş tarlaların toprakta kalan sarı ve toprağın o kahverengi rengi ile devam eden arazilerden sonra yol ikiye ayrılmıştı. Sağa tabela “Berdel Köyü” sola tabela “Hasırlı Köyü” işaret ediyordu. Hasırlı köyüne doğru dönüp, yüksek tepeden kıvrılarak çevresini beyaz bir gelinlik gibi sardığı derenin üstünde ki eskimiş, taşlarla örülü köprünün üstünden geçerek tekrar yolun devamında ki tepeye tırmanmaya başlamıştık. Tepenin yamacında kırmızı kiremitli çatılar, yeşil kavaklar arasında ki beyaz badanalı evler kendini göstermeye başlamıştı.  Hiç ismini bile sormadığım arabada yanımda oturan yaşlı amca çok mutlu olmuştu ki, arada bir bana bakıyor, o sigaranın sararttığı bıyıklarının altından gülümsüyordu. Tepe tırmanan yol bizi hafif bir düzlüğe getirmiş iğde ağaçları yolun kenarında sıralı dizilmiş. İğde ağaçlarına varmadan “Hasırlı Köyü” tabelası bizi karşılamıştı. Sanki üst üste bindirilmiş beyaz badanalı evler bir tepenin yamacında evlerin çevresinde ki ağaçların arasında ayrı matem havasında karşı yamaca bakıyor. İğde ağaçlarından sonra her iki yana sıralanmış evler, siyah arabamın gelişi ile yolda oynayan çocukların arkamızdan koşuşturmaları ile köye girmiştik.

Üç evi geçmiş, solumuzda iki katlı ve ahşap balkonu bulunan, çevresi hafif yükseklikte taş duvarlı ve bahçesinde Dut, Elma ve Armut ağacı bulunan bir evin bahçe kapısına geldiğimizde, yaşlı amca telaşla;

-Evlat burası, burası

Anlamıştım, amcanın evi burasıydı. Arabamı arkamızdan koşan çocukların eşliğinde sola yaklaştırıp, arabadan inerek yaşlı amcayı arabadan indirip, poşetini verecektim. Amca arabadan indikten sonra eline poşetini alınca bileğimden tuttu.

-Evlat adını bile sormadım. Hele gel bir ayranımızı iç. Bu sıcakta bu kadar yolu benim için geldin.

Evet, belki onu buraya getirmiştim. Ama bir karşılığı olsun diye değil. Çünkü bu yaşlı amcaya hala bu dünyada iyiliğin, karşılıksız yardımın bitmediğini bilmesi ve iyiliklerin hiçbir yerde karşılıksız kalmadığına inandığım içindi. Peki demiştim. Aslında onun ikram edeceği bir ayran bir saatimi alacaktı. Ama yaşlı bir insanı mutlu edecekti.

Arabanın çevresinde biriken ve bize meraklı bakışlar ile süzen çocukların, özgür bir dünyanın bağımsızlığını ilan yetimleri gibi o bakışları ilgimi çekmişti. Kimisi utanarak, kimisi merakla bizi süzüyorlardı. Aralarında ki fısıltı kulaklarıma kadar geliyor. “Dedeyi köye bir yabancı getirdi” “Dedenin yanında ki adam kim?”

Arabadan inerken bileğimi tutan amca bahçe kapısına kadar beni tutarak götürdü. Derme çatma bahçe kapısından içeri girdiğimizde sarı renkli tavuklar, siyah renkli bir horoz kibirlenerek bizi karşılaşmıştı. Çocukların neşeli sesleri ve horozun o gururlu sesi ile ahşap balkonun kapısı açılmıştı.

Evin içinden çıkan saçları uzun ve siyah omuzlarına kadar düşen, 30 yaşlarında üstünde ki pembe tişörtü, altında ki yeşil rengin üstüne sarıçiçek desenleri bulunan eteği, yüzüne düşmüş buğday teni rengi ve kalem kaşları ile yalınayak bir çırpıda merdivenlerden inerek yanımıza gelen ve amcanın elinden poşeti alan genç bayan;

-Hoş geldiniz.

Allah’ım o bakışı beni alıp götürmüştü. İçimden bir sözcük kopup dilime gelmiyor.  O ince ve uzun boyu ile yalınayak toprağa basması bile beni bu dünyadan alıp götürmüştü. Amcanın koluna girmiş onu merdivenlere götürürken bile üstümde ki o bakışı, önüne bakması gerekirken hala bana bakıyor oluşu, “Sanki ben bu anı bir yerde yaşamıştım. Evet, ben bu anı yaşamıştım” dedirtiyordu.