(Çingene kızı Düşlemin hikâyesi)

O gece teneke evlerin üstüne düşen yağmur taneleri, saç damları öylesine dövüyor. Öylesine her bir yağmur damlası derme çatma evlerin damlarına sert düşüyordu ki. Bazıları bir oda bile denilmeyecek küçük, bazıları ise iki odalı dedikleri rüzgârın estiği anda o derin uğultu o varoşların her bir teneke evinde duyuluyordu. Kulakların en ücra köşesine inen bu uğultu ile yeni doğan yarı buğday, esmere çalan tenli bebelerin uykularında bir anda irkilmesi ve ağlaması ile rüzgârın ve yağmurun sanki o teneke evleri uçuracağını sanırsınız.

Geceyi aydınlatan şimşeklerin peşinden kopan sağır edici gök gürlemesi ile sokakların çamur ve su birikintilerinde birbirine geçmiş bu gelişi güzel buluntular, briketler ile yapılmış bu gecekondular şehrin uzağında ve yüksek olmayan bir tepenin yamacına kurulmuş varoş mahallesidir.

Yokluğun, perişanlığın bir iki çalgı sesinin getirdiği üç beş kuruş ile geçimini sağlayan bu insanların büyük şehirlerin insan kalabalığında keman ve darbuka sesinde ikinci sınıf insan yerine konuldukları bu kentlerin asıl yetimleridir.